Önceki yazıdan devam edelim. Önceki yazı için tıkla Holografik evrene giriş yapıp varoluşun ontolojik çıkarımları üzerinden konuşmuştuk. Neye gerçek neye sanal diyebiliriz? Sonuçta meydana çıkan zorunlu realizmin birçok felsefi çıkarımı mevcut gördüğünüz gibi. Etkileşim ağları mı gerçek olan? bu etkileşimleri yaratan bilgi kalıpları mı? Bilginin kendisi etkileşimleri de içeriyorsa onlar da gerçek olarak tanımlanabilir mi? Holografik olanı gerçek kabul eder ve denklemleri buradan başlatırsak Standart model gibi bir yığın eksik ve tıkanmış sonuçlar doğuran modele varıyoruz. Uzayı ve zamanı pas geçip Sınır alandaki kayıtlı bilgi havuzunu gerçek kabul edersek te felsefi çelişkiler, paradokslar doğuyor. John Wheeler 'it from bit' dedi. Aslolanın bilgisayarlardaki 'bit' dediğimiz bilgi verileri olarak düşünülebileceğini önerdi. Kuantum bitleri veri hesaplayabilen bilgisayar birimi parçalarına, bunların dolanıklık olarak Bulk t...
Varoluşun doğası ve anlamı tartışılır ama bir konu var ki o da; Varlığı gözlemlerken kullandığımız bilim ve felsefe bizim icadımız mı? Yoksa keşfettiğimiz birşey mi? İcadımız ise nesnelliğini nereden başlatacağız? Keşif ise bilincimizin bir öznelliği kalır mı? Bugün bu konular üzerinde ilgili olsa da kafa yormayalım, keşfedilenler üzerinden geçip konuşulmayan, kaçılan, konuşulmaktan korkulanlar üzerine yoğunlaşalım. Günümüz felsefesinin en büyük yetersizliği, hızla gelişen bilime yetişemeyip kendi yankı odalarında sıkışıp kalması. Eskiden bilimin ateşleyici gücü iken günümüzde sonuçları bile yönlendirmekte yetersiz kalmakta. Yapılan ise sürekli eski filozofların analitiklerini günümüz keşiflerine yamamak, 'alın size anlamı, tamam geçiyoruz sıradaki!!'' diyerek geçmişten geleceğe kopyala-yapıştır yapılması.. Ne bilimimiz 200 yıl öncesinin aynısı, ne de düşünce yapımız.. Keşifler o kadar yüksek bir ivmeyle hızlandı ki sonunda ekonomilere meze ol...