Ana içeriğe atla

Tanrı Bilinmezliği - inancın doğası

Size önceki yazılarda bilincin mekanizması ve algının doğasından bahsetmiştim (burada). Şimdi de 'inanç' olgusunu masaya koyacağım. 
  
 Bilinç sadece homo cinsi türlere özel değildir. Doğada diğer memeli ve bazı kuş türlerinde benzeri bir mekanizmayı gözlemleyebiliriz. Bilincin ilgili beyinde oluşup oluşmadığını ayna testi gibi basit bir testle ölçebiliriz. Aslında bu test oldukça basit ve sadece bize ön fikir verir. Kesin bir yargıya götürmekten uzaktır. Ayna testinde subjeyi aynanın karşısına koyup kendisini tanımasını bekleriz.




 Aynaya bakan gözlemci subje, aynada gördüğü benzerinin kendisi olduğunu anlıyorsa öz  farkındalığa, yani bir nevi bilince sahip olabileceğini kabul ederiz. Bu testi bizlerin haricinde diğer bazı primat türleri, kuzgun gibi kuş türleri, bazı köpekler, ve birçok memeli türü aslında geçer. Ki doğaldır çünkü evrim ağacında diğer memeli türlerinden ayrılmamız, biyolojik tarih açısından gece yarısına çeyrek kala gibidir neredeyse. Çok yakındır. Beynin işleyiş mekanizmaları oldukça benzerdir.

 Peki bizi diğer hayvanlardan ayıran şey nedir? 

    Soyut düşünme yeteneği;

 Bizim türümüz, diğer birçok organa harcayacağı enerjiyi zamanla beynin gelişimine harcamaya başladıktan, her işi beyinle yapmaya başladıktan sonra, hesaplayabilme ve sonuçta öngörebilme yeteneğimiz, yani zekamız oldukça gelişim gösterdi. Bunun yanında zekamızın işleyiş şekli öznelleşmeye başladı. Nedensellik temelli mantık örgüsü, bizim zekamızın bir nevi yazılım dili, matematiği haline geldi.  

 Nedensellik, yani sebep-sonuç ilişkisi üzerinde bir mantık zemini geliştirmemiz; beynimizdeki işlem birimlerinin karmaşadan, çapraz iletişimlerden kısmen kurtulup sıralı bir şekilde, düzenli ve evrimsel olarak daha gelişmiş olmasının sonucudur. Frontal korteksimizdeki nöral devre birimleri daha az enerji harcamak, daha verimli ve organize çalışabilmek için zamanla karmaşık, çapraz devre bağlantıları yerine sıralı ve daha düzenli işlem birimlerine dönüştü. Benzer işlevleri olan birimler yavaşça bir araya geldiler. İşlemler lokal olarak daha da toplu ve merkezi bir şekilde parçalı yapılmaya başlandı. 

  Çözülmesi gereken devasa bir matematik fonksiyonu düşünün. Bu fonksiyon ya bütün halinde, bir karmaşa içinde sonuca ulaştırılacak (tek çekirdekli bilgisayar işlemcileri gibi) ya da uygun bölümlere ayrılıp eşzamanlı bir şekilde, sıralı bir düzende sonuca ulaştırılıp sonradan sonuçlar birleştirilecek. (çok çekirdekli işlemcilerde çoklu problem çözümü). Böylece fazlaca enerji sarfeden, daha fazla ısı yayan tek bir işlemciyi zorlamak yerine,  çok sayıda küçük ve her biri fonksiyonun sadece tek bir bölümünün çözümü için özelleşmiş, o yolda evrilmiş,  rahat kanlanan, hızlı çözüme giden bir işlemci düzeni...

 Biz bile silikon işlemcileri geliştirirken çok çekirdekli, daha küçük birimlere ayrılmış, sonuçta işlem gücü artmış, enerji sarfiyatı azalmış modellere geçtik. 

fonksiyonu parçalara bölüp birçok koldan eşzamanlı hesaplamak, ve daha fazla bağlantı yolu olanağı



 Çapraşık olmak yerine,  parçalı-sıralı işlem yapma biçimine beynimiz evrilince düşünme şeklimiz de ister istemez bu yönde değişti. Hayatımızdaki sorun ve bilmecelerde işleme ortadan dalmak yerine önce sebep, problemin teşhisi, sonra iş bölümü, sonra sıralı çözümler, en son sonuca ulaşma yoluna girdik. Nedensellik temelli düşünmeye başladık.

 Diğer canlılarda zeka olmasına rağmen işleme ortadan veya sondan dalarak çözüm üretmeler, karmaşalar, çıkarımların düzene konulamaması ve çözümde hatalar yüzünden nedensellik temelli mantık gelişemedi. Her canlı kendine özel başka bir metot geliştirdi ama en efektif çözüm şekli bizimki oldu.
 Sebepten sonuca... Her şeyin sebebini araştırma, sonuca oradan sıralı bir şekilde gitme... 
 
 Mesela  sığınağımızın  tavanı yıkılmıştır. Diğer hayvanlar olsa bunu görünce içerde dört döner, çok şey dener, etrafı koklar, efektif çözüm bulamaz terk eder. Veya yatacağı yeri en basit bir şekilde biraz temizler devam eder. Ya da yenisini bulur. 

  Biz ilk sebebe odaklanınca bizde işler değişir. 

Önce sığınağın yıkılma sebebi, teşhis, 
Sonra büyük parçaların temizliği ve küçüklerin önünün açılması, 
Sonra küçük parçaların temizliği, 
En son bozulan zemini düzleme,
İş bitiminde de ilk olarak sadece sebebi düşünüp hesapladığımız için, bir daha aynı sorun yaşanmasın diye tamirat,
Ve problemin tekrarlanmaması için önlemler.

 Sıralı düşünme biçimi..

 Başka canlılarda tek parçalı kompleks düşünce şekli fazla enerji sarfiyatı yapıyordu ve hayatta kalmak için bu enerjiye ihtiyaç vardı. Bizde ise çok parçalı ve sıralı işlem şekli oldukça tasarrufluydu. Ve efektifti. Biyolojik kazanım oranı da kat kat yüksek olunca evrimsel yatırımımız otomatik olarak bu yönde ilerledi. Kırıp parçalamak, savaşmak, kaçmak yerine plan yapmak metabolizmamızda daha az enerji sarfiyatı yapmaya başladıktan, eşik aşıldıktan sonra domino etkisiyle işler ilerledi. Beyin gelişti. alfa organ olarak ipleri eline aldı.

 Bu bizi zamanla anlayamadığımız ve çözmeye çalıştığımız her şeyin ilk nedenini araştırmaya, sonucunu öngörmeye çalışmaya zorladı. Problemler yaşanmadan önce dahi simüle edilip olası sebepler önceden bertaraf edildi. 

 Aslında soyut olarak simüle edip problem teşhis-çözümüne başladık.
 Bunda da hafızamıza kazınmış imge ve semboller, dalga girişimi şeklinde yeni formlara dönüştürülebilen fikir kalıpları bu simülasyonun bileşenleri oldu. Hayal etmeye başladık yani....

  Yarınımızı düşünmeye başladık. 

 Sonra önümüzdeki haftayı, önümüzdeki ayları, önümüzdeki yılları, yaşlılığımızı ve sonunda ölümü.....
  İşte orada tıkandık. Çözümü olmayan bir problemdi.  Sebebi neydi ki?  

  Ne yapsak çözülmüyordu. Doğadaki her şey çözülüyordu bir şekilde. çözülmese de doğa çözüyordu kendisi. Ama bu problem asla çözülemiyordu. Çözümü yoktu. Problemi çok daha büyük şeylerde aramak lazımdı. Çözülemedikçe daha da büyük daha da tahmini, daha da anlaşılmaz şeyler. bitmeyen ve gitgide tanrılara kadar büyüyen bir kısır döngü.....

   İnanç olgusu;

 İnsan bilmediği her şeyden korkar. Bilmediği, çözemediği şeye tahammül edemez. Beynin yetersiz kaldığı her şey bizim için kaçılması korkulması gereken, hatta yok sayılması gereken bir olgudur. 

 Bir insana ''yarın başına bir şey gelecek, bekle'' deyin. Sabaha kadar onu düşünür ve en kötü ihtimalleri hesaplar sürekli .İşin içinden çıkamaz, veri eksikliğinden hesaplayamaz. Yani korkar, belki de reddetme yoluna gider. Ama ''yarın merdivenden düşüp bileğini inciteceksin'' deyin. Emin olun içinde zerre korku kalmaz. Bileğini burkmasının kaçarı olmasa bile.

 Çözemediğimiz bilemediğimiz her şeyden korkarız. Çünkü bizler doğadaki diğer canlılar gibi güçlü değiliz. Beynin gelişimi uğruna birçok biyolojik özelliğimiz zayıflamış, körelmiş vaziyettedir. Bunu önceki yazımda anlatmıştım size.
 Korku ise canlıyı zarara, ölüme sürükleyen en büyük engeldir. Bunun biyolojik geçmişte evrimi çok eskilere dayanır. Cesaret, yaşama içgüdüsünün zaruri bir bileşenidir. Kaç ya da savaş. Korkup kalırsan ölürsün. Kaçmak ta kendine özel bir cesaret gerektirir çünkü (kaçış planının başarısız olmasını, yakalanmayı göze almak)

 Korku yaratan bu çözümsüz boşluklar illaki doldurulmalıdır. Yanılgı da olsa, tahmin de olsa doldurulmalı ve ilk olarak acilen o korku giderilmelidir, çözüm sonra bulunur. Korku ilk giderilmesi gereken şeydir.
  Beynimiz boşluğu kabul etmez. Anlayamadığımız ve bu yüzden bizi korkutan her şeyi çeşitli senaryolarla, örüntülerle, tahminlerle doldururuz. Önce korkuyu bertaraf ederiz. Bu çözüme ulaşmaktan çok daha önemli bir konudur bizim için. Korkup savaşmayan ölür çünkü doğada.

Beynimizde bu boşluk doldurmak için yetiştirdiğimiz örüntülere inanç deriz. 

 Sadece hayat-ölüm ikilemi için değil, yarın havanın nasıl olacağının bilinmezliğini bile inançla doldururuz.  Bilemeyeceğimiz  ve bazen zamanı gelmeyen her şeyi, çözülemeyeceği kabul edilen her problemi.... İnanç, korkuyu bertaraf edebilmek için bizim geliştirdiğimiz pratik bir çözümdür. Mantıksal düşünme biçimimizin ve beyin odaklı evrimimizin kaçınılmaz sonucudur ve inanç, temelinde bir mantık-problem-çözüm ürünü olmadığı, boşluk doldurmak için yaratılan örüntüler olduğu için mantığa uymak zorunda da değildir. İşlevi çünkü sadece geçici olarak boşluk doldurmaktır. 

 Birisinin bizi sevdiğine inanırız, sonucu kesin öngörülemeyen her projemizin çözüme ulaşacağına inanırız,  yarın çok daha rahat bir yaşam süreceğimize inanırız, yaşlanınca rahat olacağımıza inanırız, ölünce yok olmayacağımıza inanırız, mükafatlandırılacağımıza inanırız, tanrıların 
bizi gözettiğine, anlaşılamayan her olgunun onlardan olduğuna, dönüşümüzün ona olacağına.....

 Sonuçta inanç duygusu, nedensellik temelli mantık geliştirmemizin doğal gelişmiş bir yan ürünüdür. Yararlanımı, korku duygusunu bertaraf etme adına zararından daha ağır basan bir olgudur. Temelinde kusur değil, bizim biyolojik bir parçamızdır.

İkinci yazıyla devam edecek..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tanrı bilinmezliği - üstün tür

 Size önceki yazımda beyinin mutlak gerçekliği deneyimlemeye hiç uygun bir yapı olmadığını, bütün algılarımızın içerde tekrar simüle edilerek deneyimlendiğini ve bu yeniden simüle ediliş şeklinin oldukça öznel olduğunu, bilinçaltından, bilinç düzeyinden ve duygu, inanç durumundan kolayca etkilenip 'kendine göre, işine göre' bir deneyim yaşattığını anlatmıştım.  *    Sonuçta nesnel gerçekliğe ulaşmada kullandığımız yegane aracımız sonuna kadar öznel çalışıyor.  Burada birçok günümüz new-age akımlarının, popüler felsefi akımların etkisiyle sizlere aslında bir matrixte yaşadığımızı iddia etmeyeceğim. Tam aksine dışarda bir gerçeklik var ve bizler de tamamen gerçeğiz. Bu konudan bahsedeceğim size.  Bizim bütün algılarımızla tamamen beynimizin içinde sanal bir simülasyonun içinde yaşamamız, bizim kusursuz yaşam sahibi bir varlık olmadığımızı gösterir sadece. bu kusurun temeli de biyolojik yaşamımızın ta kendisidir.   Fotoreseptör geliştirmiş ökaryotik ...

Ölüm sonrası bilincimize ne olur? - 2

  Çok metafizik bir yazı dizisi farkındayım. Bloğun genelinden anlaşılacağı üzere amacım, bilimde keşfedilse de görmezden gelinen ve felsefenin yetim kalmış ihtiyaçlarını açığa çıkarmak. Agnostik bir çizgideyim.   Evren nasıl bir sistemdir?   Evrenimizi kapalı bir sistem olarak düşünürüz. Çünkü yaptığımız bilim yerel bazda baktığımızda ancak bu şekilde işlevsel açıklamalar getirir. Sonuçta kabul ettiğimiz şey evrenin bir başlangıcı olduğu ve bilinen herşeyin bir patlamayla meydana geldiği.  Ancak kabul ettiğimiz başka gerçekler de var. Mesela big-bang ten bahsederken sandığımız gibi evren bir tekillikten doğmadı. Matematik denklemleri öyle söylese de 10 üzeri -36. cı saniyeden öncesinin tam bir belirsizlik, sisli bir bulut olması, daha öncesi adına şu anki bilimin sona ermesi.  Bu durumda evrenin kapalı bir sistem olması da kesinlik kazanmamış bir düşünceye dönüşüyor.   Ancak elimizdeki bilgilerle kapalı sistem olduğunu düşünmek zorundayız.  Enfla...

Ölüm sonrası bilincimize ne olur? - 3

  Ölüm ötesi düşünceleri bunca zaman bilim dışında her şeyin konusu oldu.   Din, kült, Dogmatik felsefi akımlar, mitoloji, sahte bilim, alternatif bilim......   Peki gerçeklerden başka hiçbir şeyi vadetmeyen Bilimin bu konuda sözü yok mu?  Elbette var. Dogmatizmin tam zıttı olan bilim felsefesi ve metodolojisinin, insanın merak ettiği her konu ilgi alanına girer, girmiştir de..    Bilincin oluşumu, doğası hakkında daha önce bolca konuşmuştuk.  Genel ölüm ötesi tartışmalar hep 'bilinç bağımsız bir töz mü? yoksa evrenin açıklanabilir karmaşık bir efektinden ibaret mi? ' sorusu ekseninde dönüyordu. Çünkü töz dersek iki ihtimal vardı bunun olabilmesi için;   - ya fiziksel evrenin bir parçası değil, evren üstü zaman üstü bir öz ve evrenle iletişim içinde  - ya da evrenin henüz çözemediğimiz mekanizmalarının sonucu olarak fiziksel simetrinin olağan dışı kırılımı ile uzay-zamanın ötesinde yeni bir hiper evren nesnesi oluşmakta, tıpkı ...